YAŞAM / 07.10.2020 11:55

Sezai Karakoç kimdir?

Birbirinden ayrılmayan iki ünlü isim. Hangisinden söz edersek, öbürünü de anmış oluruz. Öyle bütünleşmişler ki, onları tek yapı gibi tasavvur ederiz. Aralarındaki mükemmel ahenk, "Mü'min, mü'minin aynasıdır" hadisi şerifini veya Mevlana'nın "Ben senim, sen bensin" sözünü hatırlatır.

Birbirlerinde yokoluşları ve varoluşları, nefesle ses gibidir. Duruşları ve üslupları birdir.

 

-Konuşmaları gibi, susmaları da bir üsluptur.-

Işıktan kelimelerle seslenirler sanki.

 

Ve hakka çağrı gibi uzatırlar ellerini.

 

Faraza, biri çağın pas tutmuş yüzünü Allah'ın boyasıyla boyamaya çağırırsa, biri yed-i beyzanın nuruyla parlatıp cilalamaya.

 

Biri "gökte yapılıp yere indirilen şehir"leri tasvir ederse, biri "toprağa yakınken gökte nar bahçesi düzenleyen insanoğlu"nu.

 

Geçmişle gelecek, teoriyle pratik, fizikle metafizik, hayatla ölüm, onlara göre tek yapıdır. Bakışları ve mizaçları gereği bölüp parçalamadan algılar ve yorumlarlar.

 

Biri mutlak hakikatın rüyasıysa, öbürü rahmani rüyanın hakikatidir.

Onların gözünde reklam, olsa olsa bala katılmış şeker; ün, mevki ve malsa, büyük yürüyüşte ayak kanatan zehirli dikenlerdir.

 

Onlar ki, "Hep mağlup görünür(ler), fakat hep galiptir(ler)"

 

İlk çocukluk yılları

 

Sezai Karakoç, 1933 yılında Ergani’de doğdu. Erganililerin deyişiyle “gülan” yani mayıs ayında. İsmi babası tarafından Muhammed Sezai diye konsa da nüfusa yanlışlıkla kaydedildi.

 

Dedeleri sipahi ağalarıydı. Savaşlarda kendilerine beratlarla timarlar bağlanmış. Adları çoğunlukla Halil, Kasım ve Yasin'dir. Nitekim babasının adı da Yasin’dir. Namazında, niyazında, dindar bir zattır. Manifaturacılık ve tuhafiyecilik gibi işlerle uğraşmış…

 

Annesi Emine Hanım ise, aslen Karakoçan'ın Gökdere bölgesinden Ergani'ye yerleşmiş bir aileye mensuptur.

 

Sezai Karakoç'un doğduğu Ergani, Osmaniye ve Kale adında mahalleleri olan yeni Ergani'dir.

Evleri, kasabanın ortasında bir yerdedir.

 

Henüz bir-iki yaşlarındayken aile, Maden'e taşınır.

 

Bakırdan kurulmuş bir kasabayı andıran Maden’i, "Orada bir su varmış, beyaz zinciri daldırdığınızda sarı olurmuş. Oradan getirilen bir şişe dolusu su adeta taş gibi ağır gelirmiş. Bu su, öylece akıp giden su, bakır eriğiymiş" cümleleriyle anlatır.

 

İçindeki sanat kıvılcımlarının ilk kez alevlendiği yer de Maden’dir. Ev, bazı odaları kullanılmayacak denli geniştir. Özellikle kızlar arasında cin söylentileri dolaşıyor… Bir gün, evde yalnızken, yarı karanlıkta, son derece renkli ve süslü elbiseler giyinmiş cinler görüyor (ya da öyle sanıyor). Cin taifesi, düğün yapıyor, gelin götürüyormuş... Bu anekdotu aktarırken, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın da ilk sanat zevkini Maden'de, iki-üç yaşlarındayken, bir kış günü pencereden seyrettiği kar yağışıyla, kendisinin de cin olayıyla sanatın ilk ipuçlarını tanımaya başladığını söyler.

 

Maden’de üç yıl oturduktan sonra yine Ergani’ye dönerler. Evlerinin önü bağ, arkası bahçedir. Kuzey yönünde Zülküfül Dağı vardır.

 

Günler birbirini izler, mevsimler değişir.

 

Yaz geceleri toprak damlarda uyurlar. Parlak yıldızlarla dolu gökyüzü Sezai’nin gönlünde yer edinir. Uzun kış geceleri, yemişler eşliğinde dinlenen gazavatnameler, siyer-i nebiler Diriliş düşüncesinin tohumlarını oluşturur zihninde.

 

Güzler bağ bozumlarıyla gelir. Baharda ağaçlar yeşillenir. Tomurcuklar patlar. İri güller güneşe döner.

 

Gün gelir ve ikinci dünya savaşı kapıyı zorlamaya başlar. O günlerin Türkiye’sinde tablo pek de olumlu değildir:

 

Bir kıtlık, bir yoksulluk ki, buğday yok. Haliyle ekmek de... Önce beyaz francalar çekiliyor, ekmeğin yüzü günden güne esmerleşiyor, kararıyor. Somunlar, simsiyah. Bu yetmezmiş gibi karneye bağlanıyor. Çocuk için ayrı, büyük için ayrı gramajda ekmek! Arpa da kalmamış ki, buğdaya katasın. Buğday, bir varmış, bir yokmuşa karışmış. Kımıl, onu yiyip-bitirmiş. Halk, darıya da razı. Onun ak olanı bulunsa... Oysa yerini kızılına bırakmış… Durumlar vahim... Fırın önlerinde itişip-kakışmalar. Çoluk, çocuk, yaşlı, genç insanlar... Bu bir yana, köylerde, kasabalarda kol gezen ölümcül hastalıklar ne olacak? Ya göz açtırmayan tek parti rejimi! Ufku sarmış kara bulutlar! Memleketin üstüne çöreklenmiş bunca âfet!

 

Bu günlerde Piran'a taşınırlar.

 

Piran, şiir gibi, türkü gibi. Kara incir, nar, kavun, menengüç diyarı.

İnsanları saf, iyi kalbli. Çocuklar, Şeyh Said’i evliya gibi anlatıyor.

 

Burada geçen bir olayı anlattığı hatırası, o dönemin ilginç bir fotoğrafını verir:

 

Ağabeyiyle bir kamyonda gidiyorlar. Bir jandarma. Kucağında kocaman bir radyo var. Bir ara, kamyonu durdurur.  Meğerse, meşeliklerin arasında gözüne, iki küçük çocuk ilişmiş... Elleriyle, başlıklarını (köylülerin 'terlik' dediği mahalli serpuşu) saklıyorlar. Jandarma başlıklarını alıp, bıçakla ikiye bölüyor. Kızarak gitmelerini söylediğinde, uçarcasına gözden kayboluyorlar. Sezai Karakoç, olayın devamında şöyle diyor: "İşte size 1939 yılından tam otantik bir tablo: Jandarmanın şapka kanunu uygulaması. Güya o yerli serpuş, şapka kanununa aykırıymış. Oysa kendi elleriyle dokudukları ve belki bin yıldır giydikleri bir şeydi o başlık. Ne yapsalardı yani? O çocuklar, başlarına melon şapka mı geçirselerdi?"

 

Önce ‘ihtiyat’ sınıfı

 

Sezai Karakoç, 1938’de okula başlar. Önce “ihtiyat sınıfı”nda okur.

 

Sınıfı şöyledir: Ortada, içi kum dolu kocaman bir masa. Öğrenciler etrafında dizilip ders yapıyor. Kuma, yazarak harfleri tanıyorlar. Birer deste de çöpleri var. Saymayı da bunlarla öğreniyorlar. Sınıfta sıra, sandalye yok. Ama bir soba var; ortalığı dumana boğuyor.

 

Kuma şekiller yazmak da iş mi? Okuma-yazmayı zaten biliyor.

 

Derken bir gün müdür, onu odasına çağırıp imtihan ettikten sonra, birinci sınıfa geçtiğini söylüyor.

 

Bir gün eski yazımızı öğrenmek istiyor. Bu niyetini babasına açıyor ve yardımcı olmasını istiyor. Yasin Efendi’nin zamanı yok... Bu sefer annesine söylüyor. O da pek ilgilenmeyince sonunda kendi başına öğrenmeye karar veriyor. Evde bulunan birkaç eski kitaptan birkaç gün içinde öğreniyor. O kitapların arasında bulduğu tarihi bir romanı da alıp okuyor.

 

Ergani'de sadece bir ilkokul vardır. Ortaokul ve lise için Diyarbakır'a gitmek gerekiyor. Bu da çocuğunu okutan ailelere maddi açıdan ağır geliyor. Okulu bitirdiği yıl, bir tanıdığın tavsiyesiyle 'parasız yatılı' imtihanlarına giriyor.

 

Ortaokul, lise ve fakülte yılları

 

Diyarbakır! İlk gördüğünden itibaren sevmeye başlamış, ona gönülden bağlanmış…

Yazı ve şiirlerinde gâh Diyarbekir, gâh Amid diye uzun uzun yer alır bu buram buram tarih kokan şehir. Ona dair hiçbir şeyi es geçmez. Değişik yönlerini anlatır.

Diyarbekir, Halid bin Velid'ten izler taşıyor.

Taşları, sizinle konuşur sanki, söylediklerinizi anlar.

 

Surlar ne muhteşem. Ay aklığındaki ve gece karalığındaki taşlardan yapılmış cami… Ayaklı Minare, Ulucami. Ve her geçtiği yeri yeşile boyayan Dicle. Çarşılarda, çıngıraklar eşliğinde satılan meyan şerbetleri…

 

Parasız yatılı imtihanına girer ve Diyarbakır’ın ruhuna bıraktığı güzel izlenimlerle Ergani’ye döner.

 

Haftalar sonra okullar açılır. Ama imtihandan ses yok… Sonuçları öğrenmek için yeniden Diyarbakır'a gider. İmtihan konusunda beklediği cevabı alamayınca ortaokula devam eder. Matematik öğretmeni Ziya Gökalp'in ağabeyi İlhan Bey'dir.

Birkaç gün müdüre çıkar. Birçok sürpriz gelişmeden sonra neticede imtihanı kazandığı anlaşılır.

 

Yeni okulu, Maraş Ortaokulu'dur.

 

Maraş’a bir gece vakti trenle hareket ediyor. Annesiyle babası, istasyondan onu yaşlı gözlerle uğurluyor.

 

Okul, büyük, taş, kaloriferli bir binadır.

 

Sezai Karakoç, ders dışında başka kitaplar da okur. Attar'ın "Pendname”si mesela. Yemekhane nöbetinde bitirir. Ortaikideyken, bir arkadaşı evlerinde çok kitapları olduğunu söyler ve bir gün birlikte eve giderler. Bir Mesnevi şerhi, bir de farsça öğreten bir kitap alır oradan.

 

Bir gün Türkçe hocası, ilk kompozisyon imtihanından sonra onu ayağa kaldırıp: "Bu arkadaşınıza iyi bakın, ilerde..." diye başlayan cümlelerle iltifat ve övgülerde bulunur.

Hocası, Namık Kemal'le ilgili bir konferans vermesi için onu görevlendirir. Konferansa çok iyi hazırlanır ve verdiğinde, büyük ilgiyle karşılanır.

 

Hürriyet Kasidesi'ni ezbere okur.

 

Okumaya karşı duyduğu büyük sevgi öyle şiddetlidir ki, kitapları içercesine okudukça, susuzluğu daha çok artmaktadır. O yaştayken İsmail Habib Sevük'ten, Sarıklı İhtilalci Ali Süavi'ye, Arif Nihat Asya'dan Cahit Sıtkı'ya kadar nice yazar ve şairin eserlerini büyük bir şevkle okur. Bazı dergilerden de haberdardır: Hakka Doğru, Tanrı Kulu, İslamiyet, Sebilürreşat, Orhondan Sesler, Altınışık, Kızılelma... Ama hiçbir dergi tam anlamıyla, onu tatmin edecek nitelikte değildir. Ta ki, bir cumartesi günü çarşıda gezerken dikkatini çeken afişi görüne kadar… Duvardaki bu afişte yakında Büyük Doğu'nun "bir nar-ı beyza" gibi çıkacağı yazmaktadır. Büyük Doğu'yu bu ilanla tanır.

 

Yakın arkadaşlarından birisi, dayısında bulunan Büyük Doğu ciltlerini getirir ona.

Onları tek tek gözden geçirir. O zamana kadar, üzerine titreyerek herkesten sakladığı İslam inancı, Büyük Doğu'yu tanımakla daha da parlamıştır.

 

İlk Şiiri: Ergani

 

İlk şiirini, ortaokuldayken yazar. Bir yaz tatilinde bahçede otururken, ilham sağanağına tutulur. Kelimeleri, hiç düzeltme yapmadan geldikleri gibi kağıda geçirir. Kimseye göstermeden yırtıp attığı bu şiirin adı, Ergani’dir. Ama şiir okuyup yazmasına rağmen, şair olmak gibi bir ideali yoktur. Bilim alanında ilerlemek istiyor... İslam dinini öğrenmek ve bu alanda er gibi çalışmaktır biricik hedefi.

 

Ve Gaziantep Lisesi...

 

Ortaokuldan 1947 yılında mezun olur. Fikir ve ilgileri günden güne genişlemektedir. Batı edebiyatını merak eder. Shakespeare'in piyeslerini, Duhamel'in bazı eserlerini, Andre Gidê'ın "Dünya Nimetleri"ni, Werter'i ve başka kitapları hızla okur.

Lisedeyken de Namık Kemal'i sınıfta anlatmak için görevlendirilir. İleride üniversitede de aynı konuda konferans verecektir.

 

Okulda içi dergilerle dolu bir oda keşfeder. Geçmiş yıllara ait bu yığının içinde Ülkü, İnsan, Oluş, Varlık, İstanbul gibi dergiler bulunmaktadır.

 

Okul tatile girdiğinde, hemşehrisi ve sınıf arkadaşıyla birlikte memlekete döner. Trende, İstanbul'dan gelen bir tanıdıklarına rastlarlar. İsim vermeden birkaç gün önce İstanbul'da bir hemşerilerinin vefat ettiğini ve cenazesini kaldırdıklarını anlatır. Adam, adres belirtmez ama tarif ettiği ev, onların evidir. Sonra asker ağabeyini kaybettiğini anlar. "Yüreğim yanarak, kara trenin penceresinden uzun süre dağlara, ovalara, yamaçlara, yarmalara, tünellere baktım durdum. Trenin ıslak kömür tozu, gözyaşlarıma karışıyordu" diye ateşten kelimelerle anlatır bu hatırasını.

 

İlk yayınlanan şiiri

 

İlk yayınlanan şiirini lise üçteyken yazar. Mehmet Leventoğlu (M.L.) imzasıyla yazdığı bu şiiri, Büyük Doğu'ya gönderir. Bir süre sonra, "Dergiye gelen üçyüz şiirin arasından seçilerek yayınlanmıştır" diye bir notla birlikte Büyük Doğu'da yer alır.

 

Ankara’da üniversite yılları

 

Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni 13. sırada kazandığını öğrenir radyodan. Şair, yazar olmak düşüncesi olmadığı gibi, idareci, maliyeci ve hariciyecilik de düşünmüyor.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaydını yaptırıyor. Fakülte, Ankara'da. Bir tepenin eteğinde. Bazen tepeye çıkıp ders çalışıyor. Fırsat buldukça da kütüphaneye gidiyor…

 

Memuriyet ve askerlik günlerinden birkaç kesit

 

Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdikten sonra Maliye Bakanlığında göreve başlar.

İstanbul'da, ailesiyle birlikte oturur. (Ailesi İstanbul'a göçmüş, ama birkaç yıl sonra tekrar Ergani'ye dönmek zorunda kalacaklar). Maliye Müfettiş Muavini'dir (1956).

Ramazanlarda teravihlere babası ve kardeşleriyle birlikte Fatih Camii'ne gider.

Beyoğlu Vergi Dairesi'nde göreve başlar (1964).

Aynı yılın baharında bir haftalığına Urfa'ya gidip döner. Döndükten sonra memuriyeten ayrılmayı düşünmeye başlar. Anadolu turnelerinin yazı çalışmalarını engellediği kanaatindedir. 11 Haziran günü istifa mektubunu Köprü altındaki bir posta kutusuna atar.

O yıl Yunus Emre ile Mehmet Akif kitaplarını yazar.

Askerlik için başvurur. Yedek Subay Okulu'na gitmek üzere Ankara'ya hareket eder.

Maliyeci olduğundan levazıma verilir. Kur'adan Karaköse’yi çeker.

Kış-kıyamette Ağrı'ya gider. Can Palas Oteli'nde kalır, birkaç yedek subayla birlikte. Ağrı dağının heybetli duruşunu seyreder zaman zaman. Kantin subayıdır. Askerlerle Erzurum'a gider, birliğin gerekli ihtiyaçlarını alır ve Ağrı'ya döner. Askerken Türkiye, 27 Mayıs ihtilalini bütün şiddeti ve dehşetiyle yaşamaktadır.

1961 yılında hazırlanan anayasa halkoyuna sunulur. 1961 Anayasasının referanduma sunulduğu gün izinli olarak Mardin'in Derik ilçesindedir. Kardeşi orada görevlidir. Babası da orada misafirdir.

Diyadin Kaymakamı’yla Mülkiye'den arkadaşlar. Bir gün birlikte Doğubeyazıt'a giderler. Karaköse'den uzaklaşınca sanki “devler ülkesindedir.” Başı karlı, dumanlı dağlar. "Sanki yeryüzüne değil, gökyüzüne aittirler". Karşısında Ağrı dağı. İnanılmaz bir büyüklükte… Çok heybetli.

 

Kullandığı Müstearlar Ve Bazı Şiirlerine Dair Notlar

 

Sezai Karakoç, ilk şiirini M.Sezai Karakoç diye imzalamıştır.

Sonradan yazı ve şiirlerinde, yalnız Sezai Karakoç imzasını kullanmıştır.

İl yazısında müstearı M.L.'dir. (Mehmet Levendoğlu'nun kısaltılmışı). Levendoğlu, ailesinin lakabıdır. Mehmet Yasin isminin yanısıra (kendisiyle babasının isminden oluşur), Diriliş ve başka müstearlar da kullanmıştır. Büyük Doğu'da ilk gençlik yıllarında hazırladığı kültür-sanat sayfasında, "Tahlilci" imzasıyla da yazılar yazmıştır.

İlk yazılan şiirlerinden olmasına rağmen, son dönemlerde bütün şiirlerini topladığı "Gün Doğmadan" adlı kitabına aldığı şiirlerden biri "Yağmur Duası"dır. Yazılış tarihi 1951'dir. Mülkiye dergisinde yayınlanmıştır.

"Rüzgâr" nişanlanma isteğiyle kaleme aldığı şiiridir.

"İp" adlı şiiri, dosyalarının arasında kaybolmuştur.

20 sayfalık "Makas" başlıklı şiiri de hiçbir kitabında yayınlanmadan evrakların arasında yitip gitmiştir.

“Payıma Düşen Cumartesi" bitmeyen ve yayınlanmayan şiirlerden…

 Fakültede derslere devam ederken yazdığı diğer şiirler: Şehrazat, Karaçayın Türküsü, Danseden İki Kardeş, Kar Şiiri, Şahdamar.

"Yoktur Gölgesi Türkiye'de" şiirini annesinin ölümünü izleyen dönemde yazar. Annesinin vefat tarihi 1957'dir.

Tunus’un bağımsızlık savaşı için yazdığı “Ötesini Söylemeyeceğim” adlı şiirini Cezayir bağımsızlık Savaşçılarına ithaf ederek günlük Büyük Doğu’da yayınlar.

1960’tan itibaren şiiri, ideolojik ve kişisel duyuş şeklinde iki çizgide gelişir.

Diriliş fikrinin olgunlaşması o yıllarda daha da hız kazanmıştır.

'Ben Kandan Elbiseler Giydim, Hiç Değiştirsinler İstemezdim" başlıklı şiiri, Sirkeci'deki Meserret Faciası'nın hemen ardından kaleme alınmıştır.

Meserret Kıraathanesi, Sezai Karakoç ve arkadaşlarının buluşup, oturup sohbet ettikleri, çay içtikleri bir mekandır. Orada çıkan patlamada kıraathanenin içinde 4, kapısının önünde 7 kişi hayatını kaybetmiştir. Olayın vukubulduğu gün, Sezai Karakaoç, yayınlamayı tasarladığı şiir kitabı dosyasını da yanına alarak, randevulaştığı arkadaşlarıyla görüşmek üzere oraya gider. Kıraathanenin karşısındaki Tan Matbaası'nda 90 kilo dinamitin infilak etmesiyle ortalık adeta kıyamete döner. “Bu olay üzerine yazdığım "Ben Kandan Elbiseler Giydim, Hiç Değiştirsinler İstemezdim" isimli şiir, Sirkeci infilakı, ölüm ve annemin hatırası arasında çağrışımlarla ilgi kuran bir şiirdir”.

Sirkeci infilakında darmadağın olmasına rağmen, ilk şiir kitabını yayınlamayı başarır: "Körfez".

 

Modern bir Leyla ile Mecnun denemesi: Monna Rosa

 

Siyasal Bilgiler Fakültesi, ikinci sınıf öğrencisiyken bir şiir üzerinde çalışır. Ondokuz yaşındadır. Onu cezbeden bu şiirle "gül", "bülbül" gibi mazmunları yeniden edebiyatımıza kazandırrmayı amaçlamaktadır. Bir tarafta derinlikten yoksun ve edebiyatımıza yabancı gibi duran Orhan Veli akımı edebiyat dünyasını istila etmiş. Hececiler'dense ses-seda yok. Sezai Karakoç, o dönemi şöyle tasvir ediyor: “Edebiyatımızın gül, bülbül gibi mazmunları alay konusuydu. Bütün değerler yere serilmiş gibi gözüküyordu. Kadın, ‘tak takıştır, sür sürüştür, muhallebiciye gel, piyasa vakti’ çerçevesinde algılanıyordu. Ben hecede ısrar ediyordum. Gül kavramını, yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. Monna Rosa böyle doğdu. Modern bir Leyla ile Mecnun denemesiydi bu. Bir gencin dilinden anlatılış şeklinde başladı şiir. Rose bilindiği gibi gül demektir. Böylece aşağılanan gül kavramını, yeniden gündeme getirmek istedim…”

Sınıfca, kır gezisindedirler. Arkadaşlarının ısrarıyla Monna Rosa’yı okur. Cevat Geray adlı arkadaşı şiiri ondan ister. O da verir. Sonradan onun Hisarcıların (Hisar Dergisi) çevresinden olduğunu anlar. Cevat Geray, şiiri Sezai Karakoç'un rızası ve haberi olmadan Hisar'da yayınlatır.

Bu sıralarda fakültede Mülkiye adlı bir dergi çıkar. Bu dergide "Sanatkârın Aşk Tarafı" adlı yazısı yayınlanır.

Memurluk döneminde görevli olarak turnedeyken Cemal Süreya, Eskişehir'dedir. Mektuplaşırlar. Bir mektubunda 'Balkon' şiiri de vardır. Birkaç gün sonra Pazar Postası dergisi gelir. Dergiyi görünce şaşırır ve çok kızar. Balkon şiiri ve Cemal'e yazdığı mektuptan bazı pasajlar orada yayınlanmış. Tabii, bunu Cemal Süreya’nın yaptığını anlar. Ona ağır bir mektup yazar. Ama birkaç gün sonra mektup geri gelir. Çünkü o öfke esnasında adresi eksik yazmıştır. Bu sefer, "Sana çok ağır bir mektup yazmıştım. Kızgınlıkla adresi eksik yazmışım. Geri döndü. Bir daha benden habersiz bunu yapma" diye yazar mektubunda.

"Değil, Pazar Postası gibi sol bir dergide, sağcı görünen, fakat yine de fikir ayrılığı bulunan dergilerde bile şiirini yayınlatmayan benim Pazar Postası'nda görünmem, ilk anda bana bir facia gibi geldi."

 

Kıraathaneler Ve Müdavimler

Beyoğlu'nda "Baylan Pastahanesi"ne gider. Seyrek de olsa. Yazı ve şiirlerini Baylan'da yazar. Bazen Cemal Süreya ile giderler. Fazıl Hüsnü Dağlarca ve bazı gençler de gelir bazen.

Beyazıt'ta 'Bahar' isimli pastahaneye bazı akşamlar uğrar.

 Aksaray'da Bulvar Çay Salonu. Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Onat Kutlar, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer de sık sık görünürler orada. Onat Kutlar'ı Gaziantep Lisesi'nden tanımaktadır. Ülkü Tamer, kolejde öğrenciyken. Görmesi için çeviriler getirmiş kendisine. Hilmi Yavuz'un babasıyla babası tanışmaktadır. Babası, Hilmi Yavuz’un babasından övgüyle bahsetmiş kendisine. Çermik'te görev yapmış Hilmi Yavuz'un babası. "Bu yüzdendir ki" der, "Hilmi sonradan sol grup içinde oldu ama, kullandığı imajlar İslami imajlardır, Güneydoğu Anadolu'nun İslamla kaynaşmış görüntüleridir".

Büyük Doğu, günlük gazete olarak birkaç ay çıkar, yaz başlarında kapanır. O yıl, patlak veren Macar başkaldırısı sebebiyle yazdığı "Kan İçinde Güneş" şiiri İstanbul dergisinde yayınlanır. Mehmet Kaplan da başyazısında o şiire değinir.

Beyazıt'taki son demlerini yaşayan Küllük kıraathanesi ve onun gibilerden, "doğuyla batı sentezi", "hareketli", "nev-i şahsına münhasır" diye söz eder.

Geceleri, Beyazıt kahvelerinde okuma, yazma ve sohbet. Bazen Laleli Kahvesi'ne gider arkadaşlarıyla. Tarihçi Mükrimin Halil Yınanç da kahvenin müdavimidir. Bir de Muzaffer Hoca (Muzaffer Özak) ve cemaati.

Bu sıralarda Beyazıt'ta, Marmara Kıraathanesi açılır. Burada adlarından söz ettiği arkadaşlarından bazıları: “SBF'yi bitirdikten sonra İktisat Fakültesi'nde asistan olan Mehmet Genç, o zamanlar henüz öğrenci olan Mehmet Çavuşoğlu ve Erol Güngör gelirdi. Yine oraya devam edenlerden birçok arkadaşımız oldu. Cemal Hatiboğlu (Filozof Cemal), Hilmi Oflaz, Refik Demir ve Mehmet Levendoğlu (Yazıcıoğlu) ve daha birçok arkadaş. Giderek Marmara'da bizler, olaylar kızıştıkça birbirimizle daha yakın bir arkadaşlık kurmuş olduk. Siyasi, toplumsal olaylar bizi birbirimize yaklaştırmıştı. İhtilalden sonra bu daha da arttı.”

Yeni bir hareket kaçınılmazdır. Bir düşünce ve edebiyat dergisiyle bu hareketin başlatılmasının gerektiği fikrine varır. Zira yeni bir nesil gelmiştir. Ortam, yıllar öncesine nazaran çok değişmiştir. Yeni bir dil ve üslup şarttır.

Diriliş, ilk çıktığında ismi yadırganır. “Hortlama gibi dehşet duyanlar oluyordu ismi duyunca. Ya da sanki yalnız amentüde bir unsur olarak düşünülebilir gibi geliyordu onlara. Mecazi anlamda, tarihi anlamda dirilişi düşünemiyorlardı. "Basubadelmevt"in karşılığı olarak "diriliş" bulmuştum. "Ölümden sonra dirilme" anlamına. Tabii ki, sadece metafizik anlamda değil, tarihi-sosyolojik anlamda da kullanıyordum. Diriliş'in masrafını maaşımdan karşıladım.”

Ramazan boyunca Diriliş'i, kutlu ayın manevi bereketi içinde geceleri çalışarak çıkarmaya muvaffak olur. Diriliş'i ancak iki sayı çıkarabilir. Çünkü iki sayı çıkardıktan sonra turneye çıkmak zorunda kalır, turnede üçüncü sayıyı hazırlar. Ama o arada ihtilal olur.

----------------------------------------------

Sunum: Hülya TAŞ

Kurgu: Hüseyin BİÇE

Grafik Konsept: İsmail COŞKUN

Metin Yazarı: İbrahim CAN

SIRADAKİ VİDEO BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR Maske yüzünden otobüs şoförünü darp etti YAŞAM - 07.07.2020 1885 yılı Mekke görüntüleri ve Kur'an tilaveti YAŞAM - 24.03.2020

yaşam kategorisindeki diğer videolar daha fazla

popüler videolar daha fazla