Şair, Yazar ve Yedi İklim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ali Haydar Haksal, Haber7 Editörü İbrahim Can'ı Üsküdar'daki Meva Kafe'de misafir etti.
Ali Haydar Haksal, geçtiğimiz yıl 16 Kasım’da vefat eden Şair ve Mütefekkir Sezai Karakoç’u anlattı.
Sohbete, uzun yıllar boyunca Sezai Karakoç’un yakınında bulunan isimlerden olan Eğitimci Muharrem Dinleyici de eşlik etti.
Haksal ve Dinleyici, “Bu coğrafyada mutlak anlamda ‘üstat’ tanımını hak eden kişinin Sezai Karakoç olduğunu” ifade etti.
Mehmet Akif Ersoy’un, yıkılmak üzere olan bir devlette yaşadığını hatırlatan Haksal, Akif’in “Asım” karakteri olduğunu söyledi.
Necip Fazıl Kısakürek’in ise “eylem insanı” olduğunu belirten Haksal “Sanat ve dava şiirleri diyebileceğimiz eserleri var” dedi. Kısakürek’in, “Büyük Doğu” tezi olduğunu ama kendisini Anadolu’yla sınırlamak durumunda kaldığını vurgulayan Haksal, “Çünkü kavga ediyor. O kavga dili dönemin koşullarından kaynaklanıyor. Onun da gençlik ideali ve hedefi var” dedi.
“SEZAİ KARAKOÇ, İSLAM’I MERKEZE ALDI”
Sezai Karakoç’un ise İslam’ı merkeze aldığının altını çizdi. “Eserin ruhu, mücadelesinin özü, siyasi faaliyetinin özü de o dur” diyen Haksal, “En doğudan en batıya kadar bütün İslam coğrafyasını hedeflediğini belirterek hem bir medeniyet taşıyıcısı, kültür taşıyıcısı hem de ufuk açıcı olduğunu” ifade etti.
ÜLKE TV YAYININDAN SONRA SEZAİ KARAKOÇ’TAN GELEN TELEFON
Bu düşüncelerini Ülke TV yayınında anlattığını ve Sezai Karakoç’u yukarıda saydığı isimlerin hepsinin üzerine çıkardığını aktaran Haksal, sözlerine şöyle devam etti:
“Aziz bir dostumla yayına çıkmıştık. Üstat, o arkadaş vasıtasıyla bana haber gönderdi. Arkadaşımla haber gönderdi bana, diyor ki: Ali Haydar’a söyle beni üstatların üzerine çıkarmasın. Bunu tevazu anında söylese –ki üstadın kişiliğinin özelliği bu- bu anlamda değerli.”
Sezai Karakoç’un medeniyeti Hazreti Adem’den başlattığını vurgulayan Haksal, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Cumhuriyet Batılılaşma sürecine girdikten sonra medeniyet kavramındaki zihni karmaşayla moderniyetle medeni kavramını birbirine karıştırmışlardır. ‘Modern olunursa medeni olunur. Başına fötr şapka geçirirsen, kravat takarsan medenisin. Oysa medeniyet kavramını Sezai Karakoç asıl yerine oturtmuş oluyor. Biraz önce üstat tanımlaması çok geniş ve açılımlı olacağı için öyle değerlendirmede yarar var.”
Soru: Üstadın bütün yazıları olumlu bir şekilde bitiyor. Sorunları anlatıyor ama sonunda hep müjde var.
Eğitimci Muharrem Dinleyici, bu soruya şöyle karşılık verdi:
“Bir yerde ışık varsa orada ümit var demek. Üstadın duruşu ardıllık olarak algılanıyor. Halbuki ardıllık değil kendinden öncekileri de aşmıştır. Belki Akif, Necip Fazıl, Yahya Kemal kendi yaşadıkları dönemde arkaik kavramlarla konuşurken, Üstat bu çağın kavramlarını yeniden inşa ediyor. Üstat, çocukluğundan itibaren bu davanın has yolculuğunda yürüyor.
Mehmet Görmez Hoca’nın bir tespitini ifade etmiş olayım. Samanyolu’nda Ziyafet kitabını okuyunca, ‘Üstat bu kadar hadisi nereden biliyor acaba diye bir an tereddüt ettim’ diyor. Halbuki Üstat, geleneksel dokuda, İslam’ın öğrenilegelmiş sürecinin tamamına vukufiyetiyle ortaya çıkmış.”
Sezai Karakoç’un kullandığı kavramların çok genç yaşta olgunlaştığını ifade eden Haksal ise şunları söyledi:
“25-30 yaş arasında olgunluğunun zirvesinde. Önemli eserlerini de o dönem ortaya koyuyor. Diriliş kavramı yenileyici bir kavram. Başlangıçta bu kavrama itiraz ediliyor. ‘İslam’ın Diriliş’i’ diye bir eser ortaya koyunca, ‘İslam ölü mü ki dirilişi diye bir eser ortaya koyuyorsun’ deniyor. Üstadın iki bakışı var. Biri ‘ba'sü ba'de'l-mevt’. Orada kıyamet sahneleri vardır. Birisi topraktan çıkıp şehre doğru yürüyor. Üstat Sezai Karakoç, öte dünyadan bu dünyaya bakıyor. Yani sadece bu dünyadan öte dünyaya bakış değil. Medeniyetin çöküşü veya krizi olduğu zaman düşünürler ve büyük insanlar ortaya çıkarlar, toplumu yeniden canlandırır ve harekete geçirirler. İmam Gazali Hazretleri’nin, ‘İhyâ'u Ulmû'id-Din’ demesinin nedeni de budur. Dini ilimlerin yeniden ihya edilmesi anlamına geliyor. O da bir diriliştir. Hazreti Mevlana’nın Anadolu’nun Moğol istilasının olduğu dönemde çıkışı da yeni bir diriliştir. Batı düşüncesinin silindir olarak bu medeniyetin üzerine geçtiği zaman da Sezai Karakoç’un çıkışı yeniden bir medeniyetin dirilişi ve ortaya çıkışıdır.”
Söyleşinin devamı şöyle:
“İKİNCİ YENİ’YLE ANILMAK İSTEMEZDİ”
Soru: Üstat; Mevlana, İmam Gazali ve İbni Arabi’nin yaşadığı dönemde yeniden dirilişi sağladıklarını; akıl, kalp ve ruh sac ayaklarının üzerinden İslam’ın dirilişini yeniden sağladıklarını söylüyor.
Ali Haydar Haksal: Evet, bütün bu kavramlara baktığınızda yeniden bir yenileme kavramı görülür. Sezai Karakoç, Diriliş kavramını sadece bizim çevremiz açısından ortaya koymuyor. Necip Fazıl’ın geliştirdiği, merkezinde olduğu hece sanatı var. Zirvesi Necip Fazıl’dır. Kendi döneminde Yahya Kemal olsun, Orhan Veli olsun; heceyle yazdıkları halde, Necip Fazıl çok güçlü bir dil yakalayınca –özellikle Orhan Veli- orada tutunamayacaklarını anlayıp yeni bir şiir akımı başlatmış oluyor. Üstat Sezai Karakoç’un ilk şiirlerine baktığımızda Monna Rosa’nın birinci bölümü, Yağmur ve Rüzgâr şiirleri hecedir, Necip Fazıl’ın sesini de hafif orada görürüz. O dönemde yepyeni bir dil yakalayınca, bu yenileyici bakış metafizik bakış da getiriyor. Monna Rosa 19 yaşında yazılmış bir şiirdir. ‘Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara’ diye bir mısra var. 19 yaşındaki bir gençte hangi duygu bunu oluşturuyor? Sezai Karakoç, Ergani doğumludur. Ergani, Zülküfül Peygamberin makamının olduğu bir beldedir. Ayrıca orada Çermik var. Diğer peygamberlerinin makamlarının olduğu bir beldedir. Ruhu oradan besleniyor. Dolayısıyla Sezai Karakoç’un şiirinde bu yepyeni bir bakış ve imgedir. O dönemde Sezai Karakoç’un arkadaşlarında ciddi anlamda Sezai Karakoç rüzgârı var. İster istemez Birinci Yeni’nin sıradanlığından kurtulmak istiyorlar. Sezai Karakoç bunu metafizik anlamda yakalamış. Modern bir şiir ortaya koymuş. Yepyeni bir dil ortaya koymuş. Bu sefer onlar, Sezai Karakoç gibi metafizik bir ruha mensup olamadıkları için, üstadın hatıralarında da ifade ettiği; Ankara’da pastanelerde veya kahvelerde bir araya geliyorlar, kelimelere taklalar attırıyorlar. Daha çok Fransız düşüncesinin etkisi var. Sezai Karakoç, İkinci Yeni’nin öncüsü ve başlatıcısı ama onlarla beraber anılmak istemeyişinin tek nedeni, onların materyalist olması. Edebiyat Yazıları kitabında onların materyalist olduğunu ifade eder. Dolayısıyla onlarla beraber anılmak istemeyişinin nedeni onların materyalist olması.
Muharrem Dinleyici: İkinci Yeni’nin Sezai Karakoç’tan etkilenmesi doğal bir sonuç. Çünkü, şiirin ondan daha güçlü yönü henüz İkinci Yeni’de ortaya çıkmış değil. Etkilenmiş olmaları mümkün ama Sezai Karakoç’un İkinci Yeni’nin içeride sayılması mümkün değil. Kendisi de eş dost sohbetinde olsun, cumartesi akşamları yaptığı sohbetlerde olsun, İkinci Yeni’yle isminin anılmasını istemezdi.
SEZAİ KARAKOÇ’A GÖRE SAĞ-SOL TANIMI
Ali Haydar Haksal: Temel tezi İslam’dır. O yüzden onlarla anılmak istememesi –materyalist oldukları için- normaldir.
Üstat Sezai Karakoç’un, 1969’da yayımlanan bir kitabı var. Allah’a İnanmak ve İnsanlık. Bunları daha sonra Ruhun Dirilişi’ne aldı. Benim kendi açımdan Sezai Karakoç’u tanımam bu iki kitapla oldu. Elazığ İmam Hatip Okulu’nda bir öğretmenim beni aldı kitapçıya götürdü, 69-70 öğrenim yılında bu kitapları bana aldırdı. Sezai Karakoç’u bunlarla tanıdım ve benim dünyam değişti.
Sol düşüncenin çok baskın olduğu o dönemde sağcılık dediniz mi; sağcılar faşisttir, kapitalisttir, Amerikancıdır gibi genel algı var. Hala Müslümanlar kendilerini bu anlamda sağcı olarak tanımlıyor. Süleyman Demirel, 28 Şubat sürecinde “Kur’an-ı Kerim’deki 276 hüküm ayetinin çıkarılması gerekir” diye bir açıklamada bulundu. Bu Süleyman Demirel sağın lideri. Sağcıların da bazı cemaatlerin de sıkı sıkıya bağlı olduğu isimlerden biri. Benim bulunduğum çevrenin ortamında, siz İmam Hatip Okulu’na gidiyorsunuz. Sizi sağcı olarak görüyor ve faşist olarak nitelendiriyor. Bu kitap benim hayatımı değiştirdi, kendimi sağcılardan ayırmama da neden oldu. Kitapta diyor ki: Kapitalizm şeytana sağ yanından, sosyalizm de şeytana sol yanından yaklaşan bir sistemdir. Çok yüzlü şeytanın sağ yüzünü kapitalizm, sol yüzünü de sosyalizm ortaya koyuyor. Kur’an’ın anlayışında bu ikisi de solcudur. Kapitalizm, özelliği gereği kavramları bile sömürmektedir. Sağcılık kavramı, onun bu zulmü altında inlemektedir. Bu iki maddecilik akımı gerçek hürriyet demek olan insanın Allah’a bağlanma akımını kaldırıp yerine şeytanın egemenliğini ortaya koymak istemektedirler. Ama bir gün onlar da putların, Firavunların akıbetine uğrayacaklardır. Çünkü Allah’ın egemenliği her zaman için ve ebedidir. Şeytanın egemenliği ise bir süreyle sınırlı ve gelip geçicidir… Ben bunu okuduktan sonra kendimi sağcılık gibi bir nitelemeden uzaklaştırdım ve onlara da çok rahatlıkla sağcı olmadığını, Müslüman olduğumu ifade ettim. Sezai Karakoç’un o dönemde bunu ortaya koyması bizim açımızdan çok önemliydi.
“İSLAM TEPKİ DEĞİL, ETKİ DİNİDİR”
Soru: ‘İslam tepki değil, etki dinidir’ diyor. Düşüncelerini anlatırken, İslam Medeniyeti’ni yeniden inşa ederken bu anlayış çok belirgin gibi geliyor bana. Siz bu konuda ne dersiniz?
Muharrem Dinleyici: İslam esastır. Üstadın İslam’ın Dirilişi’nde beyanı çok önemlidir. İslam’ın bir tez olduğunu, antitez olmadığını; İslam’ın esas olduğunu, şeytanın ortadan kalkacağını ifade eder. Ve savunmacı bir psikolojiyle değil, kendini inşa edici bir şekilde ortaya koymuştur. İslam, bir davetten ibadettir. Üstat da Diriliş’e bir çağrıyla başlıyor. Ruhun Dirilişi’nde Dağ Çağrısı diye bir metni vardır, acaba şiir midir değil midir onu üstadım daha iyi bilecektir. (Sağcılık-solculuk meselesi) Burada da ilk defa üstat ifade ediyor. Üstattan önce biri kullanamadı. Üstattan sonra birileri kullanacaktır.
Bu çağda şahit olduğumuz bir üstat vardı, bundan sonra da olacak.
Soru: Üstatla tanışmanızı anlatır mısınız?
Ali Haydar Haksal: Ben eserleriyle tanıdım. Öğretmenim bir de Diriliş Dergisi’nin bir sayısını aldırmıştı. Orada “Ey Yahudi” diye bir şiir var. Öğretmenim bana o şiiri ezberletti. Kudüs bilinci aslında Nuri Pakdil, Akif İnanlardan önce Sezai Karakoç’ta vardır. 68’de Yahudiler Mescid-i Aksa’yı yaktığı zaman, Ey Yahudi şiiri var. Şiir kitaplarında yer almıyor. Biraz da öfke şiiridir. Benim tanımam öyle oldu.
1979’da fiilen İstanbul’a yerleştikten sonra üstadı ziyaret etmeye başladık.
Biz Mavera’da yazdığımız halde, Mavera’dan kopuşumuzun gerekçelerinden biri de oydu aslında. Fecir Devleti şiirini biz Mavera’da bir oturumla değerlendirdik. Şiir yayımlandı. Bir sonraki ay Nuri Pakdil üzerineydi. Rahmetli Bahri Bey onu yayımlamadı. Yayımlamayınca biz dergiden ayrıldık. Yedi İklim Dergisi’ni biz çıkardığımızda üstada götürdük. 89’da dergiyi tatil ettiğimiz zaman, son sayıyı da üstada götürdüm. Cağaloğlu’nda Üretmen Han’daki kahvede otururdu. Dergiyi tatil ettiğimizi söyledim. ‘Madem tatil ettiniz, bir iki eleştirimi söyleyeyim’ dedi. Ben olsam şu şu isimlerin şiirlerine yer vermezdim, onların şiirleri zayıf dedi. O arada da tuhaf bir şey oldu. Marmara Üniversitesinde Hikmet Bey vardı, kimya mühendisi profesör. Biz kahvede üstatla baş başa oturuyoruz, yanında birisiyle çıktı geldi. Hikmet Bey’i de ben iyi tanırım. Yanındaki adam uluorta Sezai Bey’e akıl verir gibi birtakım sorular sormaya, söylemeye başladı. Hikmet Bey kıvranıyor, bir şey diyemiyor. Üstat da sabretti, çok gerilime giren bir davranışta bulunmadı. Hikmet Bey müsaade isteyip gitti. Adamı başından savmış tekrar çıktı geldi. ‘Üstadım özür dilerim, ben size doğru geliyordum, bu da bana takıldı. Nurcuymuş. Ben de geleyim diyor’. Böyle bir anı oldu.
Yedi İklim olarak bizim şöyle bir rahatlığımız var: Üstada bağlılığımız ve o çizgiyi devam ettirişimiz anlamında da kıymetli, Üstatla ilgili sağlığında ilk özel sayıyı biz yaptık. Ziyaretine gittik. Özel sayı yapma niyetinde olduğumuzu söyledik. Tebessüm etti. ‘Kulağıma çalındı, yapın’ dedi. O güne kadar da sanki Üstatla ilgili yazı yazılamıyor gibi bir hava oluşturulmuştu. Üstat gideni azarlıyor gibi bir şey. Hiç de öyle değil. Üstadın fotoğrafını biz Sakarya’da konferans verirken fotoğrafını çekmiştik. Renkli fotoğrafını ilk kez biz yayımladık. Dergiyi çıkardıktan sonra kendisine takdim ettiğimizde arkadaşa, ‘Keşke bana söyleseydiniz. Bir stüdyoya gidip güzel fotoğraf çekerdik’ demişti.
Muharrem Dinleyici: Yüce Diriliş Partisi’nde bayramlaşmalar olurdu. Ailece giderdik bayramlaşmaya. Hatta bazı bayramlar memlekete gitmeyi bile ikinci günden sonraya bırakırım. Bayramlaşma oldu. Sonra benim kızım ‘Üstadın elini öpmek istiyorum ve fotoğraf çektirmek istiyorum’ dedi. O esnada bir arkadaşımız, ‘Olur mu öyle şey? Üstatla fotoğraf çekilmez’ diye çocuğun da alınacağı bir tavırla tepki gösterdi. Ben de ‘Niye öyle yapıyorsun? Kızım Üstat orada, git sor’ dedim. Üstada gitti sordu. Üstat da ‘Babanı çağır’ dedi. Üstadın etrafında mit oluşturuldu. O miti yaramadığınız zaman Üstada yaklaşmakta zorlanıyordunuz.
Çatkapı gelen hiç kimseye Üstat bugün müsait değiliz dememiştir. Ama yanındakiler maalesef demiştir. Ben sadece bir okuyucu ve dinleyicisi olarak söylüyorum.
Bazen giderdik, Üstadın yanında iki üç saat sükût halinde hiç konuşmadığımız da olurdu. Üstadın yanına gidersiniz, ille de konuşmanız gerekmiyor. Üstat sükût suretinde de size konuşurdu. Huysuz bir ihtiyar imajı oluşturulmuştu. Asla böyle değildi. Ben, son zamanlarına kadar da yanına gidip geldim. Hiç kimseye kızıp kinlendiği olmadı.
Ali Haydar Haksal: Recai Kutan’ı ben aldım gittim Üstada. Üç saate yakın sohbet ettiler. Recai Bey, Diyarbakır’da Devlet Şu İşleri Müdürlüğü yaparken Üstadın kardeşi de onun yanında çalışmış. O zaman Milli Gazete’nin bir fotoğrafçısı da vardı. Ona izin vermedi mesela fotoğraf çektirmeye.
Yedi İklim olarak bizim şöyle bir rahatlığımız da var: Üstatla ilgili en çok yazıların yayınladığı dergi Yedi İklim. Gün Doğmadan yayımlanınca, Monna Rosa yayımlanınca özel sayı yaptık. Bir de en son sağlığında, vefatından bir sene önce son sayıyı da Yedi İklim olarak biz yaptık. Kendisine de o sayıyı takdim ettik. Teşekkür etti. ‘Bize yapılan saldırılara çok güzel cevap olmuş’ dedi.
Bana son söylediği şey: Bu çağa, çağın insanına İslam’ı anlatmak mecburiyetindeyiz.