Orta Doğu ve İslam kültürü üzerine çalışmalarıyla tanınan Yazar Diana Darke, Emir Stein Merkezi iş birliğiyle hazırlanan çalışmada Osmanlı İmparatorluğu'nun bilinmeyen yönlerine, sosyal yapısına ve dünya mirasına etkilerine ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

Osmanlı denilince akla gelen klişeleri sorgulayarak sözlerine başlayan Darke, "İstanbul'un silüetini süsleyen camiler mi yoksa ürkütücü Türkler veya Avrupa'nın hasta adamı gibi klişeler mi?" sorusunu yöneltti.

Pek bilinmeyen bir hakikatin altını çizen Darke, "Osmanlıların yanında savaşan binlerce Macar Hristiyan ile Yunan, Ermeni, Slav ve Transilvanyalı Protestan vardır. Hristiyan Batı'nın despot Müslüman Doğu'ya karşı savaştığı düşüncesi tarihin Disney versiyonudur." ifadesini kullandı.

OSMANLI İMPARATORLUĞU'NUN YAPISI

Osmanlı İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yıkılmış olsa da kültürel mirasının birçok yerde şaşırtıcı bir şekilde yaşamaya devam ettiğini belirten Darke, imparatorluğun yapısına dair şunları kaydetti:

"Osmanlılar altı yüz yıldan fazla süren, Avrupa, Asya ve Afrika'yı kapsayan bir imparatorluktu. Osmanlı'da yetmiş iki farklı etnik grup yönetildi. En az on iki dil konuşuldu. Osmanlı toprakları sınırların olmadığı devasa bir pazar yeri gibiydi. Ticaret serbestçe gelişiyordu. Günümüz ulus devletlerinin aksine Osmanlılarda sınır yoktu. Ticaret bu yeni toplumun itici gücü ve birleştirici unsuru oldu. Kervansaray ağları imparatorluğun dört bir yanında serbest dolaşımı kolaylaştırdı."

KÜLTÜREL ÇEŞİTLİLİK VE HOŞGÖRÜ

Orta Asya'dan uzun göçlerle gelen Osmanlıların sertliklerini ve dayanıklılıklarını koruduklarını, Bizans, Selçuklu, Arap ve Pers etkilerinin en iyilerini benimseyerek ilerlediklerini vurgulayan Darke, mültecilerin her zaman hoş karşılandığını söyledi.

Özellikle etnik ya da dini sebeplerle aşağı görülen Avrupalı Yahudi ve Hristiyanların durumuna değinen Darke, "Katolik krallar Ferdinand ve Isabella tarafından İspanya'dan sürülen Yahudiler, Osmanlılar tarafından İstanbul'da ağırlandı. Rum Ortodoks Patriği, Papa'nın miğferindense Sultan'ın sarığını yeğlediğini ifade ediyordu. Kadınlar da erkekler kadar dayanıklıydı; hatta bazen bebeklerini sırtlarına bağlayarak at sırtında savaşırlardı. Liderleri Osman Bey arka planı, etnik kökeni ya da dini ne olursa olsun herkesin yeteneklerine değer veren eşitlikçi bir Müslüman devlet kurma vizyonuna sahipti." değerlendirmesinde bulundu.

BURSA VE SOSYAL DEVLET MODELİ

Bugünkü Türkiye sınırları içinde yer alan ilk Osmanlı başkenti Bursa'nın, UNESCO tarafından tanınan model bir Osmanlı şehri olduğunu hatırlatan Darke, şöyle devam etti:

"Bursa'nın toplumsal merkezi caminin etrafında şekillenmişti. Çarşılar, okullar, hastaneler, yaşlı bakımevleri, hamamlar ve aşevleri halka ücretsiz hizmet veriyordu. Kilise ve sinagoglar da camilere yakındı. Osmanlı Devleti bir meritokrasiydi. Yani bir çobanın oğlu bile yeteneğini kanıtlarsa sadrazamlığa kadar yükselebilirdi. Sultanlarsa birer kan dökücü yobaz değil şiir yazan, üç dil konuşan, son derece eğitimli ve sofistike insanlardı."

BİLİM, MİMARİ VE ÇEVRECİLİK

Osmanlı'nın başarılarının bilimden edebiyata, mimariden müziğe kadar birçok alana yayıldığını ancak göçebe kökenlerine her zaman sadık kalarak doğayla yan yana yaşamayı bildiklerini ifade eden Darke, dünyanın ilk hayvan hastanelerinin Osmanlılar tarafından kurulduğuna dikkati çekti.

Mimar Sinan'ın mühendislik dehasına özel bir parantez açan Darke, "Baş Mimar Sinan İstanbul'un görkemli Süleymaniye Camii'ni inşa ederken kandil ve yağ lambalarından çıkan dumanın su filtresinden geçecek şekilde bir kubbe tasarladı. Filtrelenmiş is, böcek kovucu özellikte yüksek kaliteli mürekkebe dönüştürüldü ve ince el yazmaları yazmak için kullanıldı. Temiz hava ise şehre bırakıldı. Bu on altıncı yüzyıla özgü eşsiz bir geri dönüşüm yöntemiydi." diye konuştu.

SAĞLIK VE HİJYEN

Osmanlıların halk sağlığı konusunda Avrupa'nın çok ilerisinde olduğunu, Avrupa'da birçok kişi yıkanmamanın kendilerini daha temiz kıldığına inanırken Osmanlı şehirlerinde hayırseverlik amacıyla yapılmış ücretsiz çeşmeler ve hamamlar bulunduğunu belirten Darke, salgın yönetimi hakkında şu bilgileri verdi:

"Salgın yönetimi oldukça organizeydi. Çanakkale Boğazı boyunca karantina merkezleri kurulmuştu. Gemiler İstanbul'a girmeden önce hastalık getirmediklerinden emin olmak için bir hafta boyunca bu merkezlerde bekletilirdi. Osmanlılar 1717 yılında, Avrupa'dan çok önce çiçek aşısını uygulamaya koydular ve vatandaşlar için zorunlu hale getirdiler."

KAHVENİN AVRUPA'YA YOLCULUĞU

Bugün hayatın merkezinde yer alan kahvenin de Osmanlılar sayesinde Batı'ya ulaştığını aktaran Darke, 1550'lerde Yemen'den İstanbul'a, Osmanlı'nın Suriye vilayeti üzerinden getirilen kahve için Kanuni Sultan Süleyman'ın bir adabımuaşeret geliştirdiğini ve kahvecibaşı atadığını söyledi.

Bir asır sonra Viyana kuşatmasından geri çekilirken Osmanlı ordusunun kahve çuvallarını geride bıraktığını anımsatan Darke, "Önceleri kimse bu çekirdeklerle ne yapacağını bilemedi ama Osmanlı'da esir düşmüş bir asker sayesinde kahve zamanla Viyana kafelerinde incelikli bir alışkanlık haline geldi. Bugün bile Viyana'da kahve yanında bir bardak suyla birlikte Osmanlı usulüne uygun bir şekilde içilir. Bu alışkanlık Paris'e, oradan da Londra'ya yayıldı. İngiltere'deki yeni kahvehaneler bir kahve fiyatına fikir alışverişinin ve entelektüel sohbetlerin yapıldığı halk üniversitesi işlevi görüyordu." dedi.

Darke, sözlerini "Bugün kahvenizi yudumlarken, yoğurdunuzu yerken, havlunuzu alırken ya da bir Osmanlı kanepesinde dinlenirken Osmanlıları ve onların kültürel mirasını hatırlayın." ifadeleriyle tamamladı.

Yorumlar 1 Yorum Var
  • M. Demir 27.01.2026 17:23
    Bizim icimizdeki sözde TÚrklerde daha iyi anlatmis, gerci ben hep böyle gördüm Avrupda, yollardir yasiyorum , sadece Türkiyede osmanliya düsman cok.