İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının başladığı günden itibaren TBMM Başkanı olarak katıldığım beşinci uluslararası toplantı. Neredeyse bunların hepsinde boğuşuyoruz. İsrail’den daha çok İsrailci devletlerin olduğunu görmek insanı hakikaten üzüyor. Bazıları hem İsrail’i rencide etmemek hem de İsrail'in koruyucularına karşı bir şekilde kötü durumda kalmamak için bırakın soykırımı, bırakın katliam kelimesini kullanmayı bu ölümlerde neredeyse Filistin tarafının da suçu olduğunu söyleyebilecek kadar ileriye gidiyor. Bu tabii fevkalade vahim bir durum. Ama dünyanın dört bir tarafında halkların son haftalarda göstermiş olduğu büyük karşı çıkışlar, katılımcıları milyonlarla ifade edilen büyük mitinglerin Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, birçok ülkede gerçekleştirilmiş olması artık farklı dinlerden, dillerden insanların da Filistin halkının yanında yer aldığını ifade etmiş olmasının giderek bu ülkelerin de tavrını değiştireceğini görüyoruz.
Özellikle bu durumun İsrail’e destek veren hükümetlerin üzerlerinde bir siyasi baskı oluşturmak ve bu vesileyle de onların İsrail üzerinde politik bir baskı oluşturmasını temin edeceğini düşünüyoruz.
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına ara verecek geçici ateşkesin sağlanmasında, uluslararası camiadaki bu hareketliliğinin ve İsrail’in üzerine konulan siyasi baskıların etkisi olduğunu düşünüyorum.
En ufak bir toplantıda bile bu ve benzeri konularda ortaya konulacak fikirlerin, tekliflerin, birtakım siyasi baskıların yararlı olduğu kanaatindeyim.
"GÜYA BİR FİLİSTİN DEVLETİ VAR..."
SORU: Bu uluslararası platformlardaki izlenimlerinizden yola çıkarak iki devletli çözüm konusunda bir perspektif görebiliyor musunuz? Herkes iki devletli çözüm diyor ama iş, uygulamaya geldiğinde olmuyor.
Şu anda fiilen ortada iki devletli bir durum söz konusu. Güya, bir Filistin Devleti var… Bu beylerin anladıkları; bir Filistin Devleti olsun ama kağıt üzerinde olsun, fiiliyatta var olmayan bir Filistin Devleti olsun. Bir mahallesinden bir diğer mahallesine geçmek için Filistinli yurttaşların İsrail polisinin insafsızlığına terk edildiği fiili bir durum oluşturuldu.
Bu beyler, “Uluslararası fonlar kontrollü bir şekilde ancak kullanılabilir olsun, şehirler birbirinden ayrılsın, paramparça, toprak bütünlüğü olmayan, yönetim bütünlüğü ve yönetim kabiliyeti olmayan, kağıt üzerinde bir Filistin Devleti olsun.” istiyor. İşte Filistin Devletinden anladıkları bu… Hayır… Bizim istediğimiz, Filistin halkının istediği bu değildir. Tam manasıyla var olan, bütün kurum ve kuruluşlarıyla devlet olan, tam manasıyla bütünleşik, egemen, toprak bütünlüğüne sahip, halkının kendi kendini yönetme gücüne sahip bir Filistin Devleti’nin kurulması şarttır. Böylesi bir Filistin Devleti’nin olmaması, İsrail'in saldırganlığı konusundaki iştahını çok artıyor. Kimse kimseyi kandırmasın…
Bir kere uluslararası camianın önce egemen toprak bütünlüğü sağlanmış ve 1967 sınırlarında başkenti Kudüs olan bir Filistin Devleti’nin kurulmasını ve onun varlığının sürdürülmesini temin etmek lazım. Bu olmadan, konuşacağımız siyasi meselelerin bir karşılığı yoktur.
Bizim bazı ülkelerle temel farkımız budur. Onlar bu mevcut durumun devam ettirilmesini istiyor… Hatta zaman zaman öyle oluyor ki, şu anda Filistin Devleti’nin bazı yöneticilerinin yurt dışına çıkmak için bile İsrail yöneticilerinin insafına terk edildiği durumlar oluyor. Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Hele hele Gazze’den çıkışta… İşte görüyorsunuz bu kadar savaş oluyor, Gazze, uluslararası sistemin anlayışına göre Filistin toprağıdır ama o topraklarda yaşanan katliamı görmek için Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine dahi izin verilmiyor.
"İSRAİL'İN GELİŞTİRDİĞİ EN SİNSİ STRATEJİ..."
SORU: Netanyahu’nun açıklamaları var. “Askerin dört günlük barışa tam destek verdiğini, anlaşmanın, savaşa devam edilmesi için orduya hazırlanma imkanı tanıyacağını’ söyledi. Yani ordu geniş çaplı bir savaşın hazırlığı içinde. Ayrıca İsrail’deki aşırıcılar bu ateşkese de karşılar. Bu konuda değerlendirmeniz nedir?
İsrail siyasetinin içerisinde hem sağ-sol, aşırı sağ vesaire bu farklılıklar hep oldu. Başından itibaren iki devletli çözümü savunan İsrailli politikacılar da oldu. Ama sonuç itibarıyla siyasi farklılıklarına rağmen İsrail’de Arz-ı Mev’ud’un kabul edilmiş bir siyaset çerçevesi olduğunu görmemiz lazım. Arz-ı Mev’ud, bir teopolitik aşırılıktır. Yani Nil’den Fırat’a kadar olan bölgede, İsrail’in hegemonyası altına girmeden, burada yaşayan bütün milletlerin Yahudilere tabi olması sağlanmadan İsrail bu hedefinden vazgeçmeyecektir.
“Burada yaşamayı kabul edenler de ancak İsrail'in kölesi olmayı kabul ederse yaşayabilirler…” Zaten Netanyahu’nun bile bir başbakan olarak bu kadar fütursuz, bu kadar pervasız bir şekilde dile getirdiği teolojik sözler, hiçbir rasyonalitesi olmayan inancından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bütün bu ideolojik formasyonlarının gereğini sadece bugün değil, uzunca yıllardır da yerine getiriyorlar. Şimdi burada Netanyahu ve Likud cephesi var, onlar aşırı şeyler yapıyorlar... Bu politikalara İsrail’in içerisinde de karşı çıkan grupların olduğunu da biliyoruz.
İsrail’in on yıllardır geliştirdiği en sinsi strateji; gelirler, bir yeri işgal ederler, bir süre otururlar, bütün dünya bağırır çağırır, aradan üç-beş sene geçer ve oraya yerleşirler. Böylece bütün bu toprak genişlemesi, Sayın Cumhurbaşkanımızın da BM Genel Kurulunda gösterdiği haritalar tesadüfen değil, böyle fiili durumlarla oluşturuldu. Dünyada resmi sınırları belli olmayan tek ülke İsrail’dir. Dolayısıyla karşımızda çok vahim bir teopolitik üzere hareket eden bir devlet mekanizması olduğunu bilmemiz lazım.
Özellikle ABD’nin Irak’ı işgaliyle, İsrail için bölgede yeni bir dönem başlamıştır. Bölgedeki neredeyse İsrail’e karşı çıkabilecek bütün ülkeler tarumar edilmiştir, dağıtılmıştır. Irak parçalanmıştır, Suriye parçalanmıştır, Yemen parçalanmıştır, Libya, Lübnan, Mısır, bütün buralarda çok vahim, büyük, kitlesel olaylar gerçekleşmiş ve ülkelerin iradesiz hale getirilmeleri temin edilmiştir.
İsrail de şimdi diyor ki, “Tamam, bu aşamada zaten bana karşı çıkacak hiçbir ülke yok. Dolayısıyla ben de son vuruşumu gerçekleştireyim ve Arz-ı Mev’ud’a giden yolda belki de son adımı atmayı başarabileyim.” Bunun vermiş olduğu aşırı özgüvenle konuşuyor ve hareket ediyorlar. Aslında, İsrail’in en büyük gücü, İslam dünyasının ve bölge ülkelerinin darmadağınık olmaları, iradesiz olmaları ve inisiyatif kullanamamalarıdır. Bunun da ne kadar büyük bir güç olduğunu İsrail bu süreçte yaşıyor.
"METİNDE KARARLILIK VAR AMA FİİLİ BİR ADIM ATILMADI"
Örnek olarak İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi toplantısında; evet, metin olarak kararlı şeyler ortaya çıkmıştır ama sonuç itibarıyla fiili uygulamaya dönük olarak herhangi bir adım atılamamıştır. Rahmetli Kral Faysal’ın OPEC toplantılarında, petrol üretiminin azaltılmasıyla ilgili kararının o dönem yaşanan İsrail-Filistin sorununda ne büyük bir güç oluşturduğunu hatırlıyoruz. Arap dünyası ve İslam dünyası, elindeki stratejik imkanların hiçbirisini kullanamamaktadır. Büyün bu faktörleri yan yana getirdiğinizde yapbozun parçaları tamamlanıyor ve İsrail’in niye bu kadar büyük bir iştahla saldırdığını da daha iyi anlıyoruz. Dolayısıyla Mescid-i Aksa’nın kutsiyetini korumak, Filistin topraklarının vatan olarak korunmasını temin etmek için bedel ödemek de ne yazık ki bir avuç Filistinliye düşüyor. Çok ağır bir bedel ödüyorlar. Masum, kadın, yaşlı, çocuk insanlığın gözü önünde yeni bir katliam yaşıyor, yeni bir soykırım yaşıyor. Meselenin esas siyasi arka planı budur, bunu görmemiz lazım.
"DÜNYA ÜÇÜNCÜ BÜYÜK SAVAŞA DOĞRU YOL ALIYOR"
SORU: Bölgesel çatışmaya doğru evrilir mi? Böyle bir tehlike var mı?
Esasında bakarsanız dünya üçüncü büyük savaşa doğru yol alıyor. Bugünkü yaşadığımız şartlar İkinci Dünya Savaşı'nın öncesindeki şartlara çok benziyor. Birinci ve ikinci dünya savaşları önce askeri savaşlar olarak başladı, sonra siyasi ve ekonomik savaşlar olarak devam etti. Şimdi üçüncü büyük gerilime doğru gittiğimiz bu süreçte, son 20 yılı gözden geçirdiğimiz zaman, vekalet savaşları veriliyor, yani ülkeler, oluşturdukları terör örgütleri üzerinden kendi bölgesel ve küresel hakimiyetlerini temin etmeye çalışıyorlar. Ticaret savaşları veriliyor, ticareti bir ekonomik savaş unsuru haline getiriyor. Dolayısıyla zaten sular her alanda, her bölgede ısınıyor.
Henüz Ukrayna-Rusya arasındaki kriz çözülmemişken İsrail’in Gazze’deki saldırılarına, hem de bütün insanlık cephesinin vicdanını yaralayacak bir şekilde devam etmesi, çok yeni çatışmaları da doğurabilir. Onun için Türkiye olarak bizim beklentimiz, bir an evvel bu savaşın, İsrail’in saldırganlığının, İsrail’in bu tutumunun derhal sonlandırılması şarttır. Uluslararası camia, bölgesel ve küresel yeni çatışmaları istemiyorsa, onu önlemenin yolu olarak da Filistin'deki barışı, Filistin halkının hak ve hukukunu korunmasını başarmalıdır. Aksi takdirde bu mesele bölgesel savaşlar haline dönebilir, dünyanın başka yerinde yeni savaşların, çatışmaların fitilini ateşleyebilir. Yani biz güç sahibiyiz, istediğimiz yerde istediğimizi yaparız ve yaptırırız anlayışının artık dünyayı bir felakete doğru sürüklediğini, başta gücü elinde bulunduran ülkeler olmak üzere herkesin görmesi lazım.